O dönem de yaşım 12'ydi. 5. sınıfa gidiyodum ve çılgınlar gibi orta öğretim sınavlarına hazırlanıyodum(!) İstanbul'un Fatih ilçesinde özel bi dersanedeydim. Şu an da olduğu gibi elbette o zaman da dershaneler özeldi.
Her genç erkeğin olduğu gibi elbette benim de kendi sınıfımda değil de yan sınıfta bulunan kıza karşı olan platonik bi aşkım vardı. Dersaneye gitmek için can atıyodum, kızı görücem diye can atıyodum. Annem evde olduğumu gördüğünde ağzıma sıçıcak diye diil, valla bak.
Her gün beni farketmesi için sınıfın kapısından 100 kere geçerdim. Ama hiç içeri bakmazdım. Yani kafamı çevirip bakmazdım. Tabiki gözlerim yuvalarında 97 derece dönerdi. Fark edilmek için bi gün saçımı ortadan ayırdıysam, ertesi gün sağdan, yine olmazsa bi sonraki gün soldan ayırırdım. O yaşlarımda babamdan arabayı alamıycağıma göre yapacağım en büyük çılgınlık saçımı ayırdığım yeri değiştirmek oluyodu maalesef.
Gel zaman git zaman, arkadaşlarımın da gazıyla kızın bana aşık olduğuna emin olmuştum. Kızın benim yüzüme bakmamasını ise "utanç"a bağlamışlardı ibneler. Her şey benim göt olmam için süper bi şekilde organize edilmişti arkadaşlarım tarafından. Arkadaşlarıma göre gün bugündü. Artık harekete geçme vakti gelmişti. Ben de evden babamın getirdiği arabaların dikiz aynalarına asılan kokulardan bi tanesinin jelatinini hafifçe açıp içine "SENİ SEVİYORUM" notu koyarak kızın çantasına atıverdim tenefüste. Koku diyip geçmemek lazım. O dönemler cep telefonları piyasaya yeni çıkmışken, ben kızın çantasına cep telefonu modeli olan oto kokusu atıyordum. Hem çılgındım, hem de cömert.
Görev başarıyla tamamlanmıştı. O yaşımda uçak kullansam o kadar heyecanlanmazdım sanırım. Şimdi sıra arkadaşlarıma anlatırken olaya daha da bi heyecan katmaktı. Tam anlatacakken arkadaşımın biri insanlık için küçük, benim için ise can alıcı bi soru sordu. "ne yazdın lan kağıda?". Ben önce özelime karışmayın diyecekken, ismimi ve EV numaramı yazmadığımı farkettim. O an bütün kalelerim zaptedilmiş, bütün tersanelerim yakılmıştı, yıkılmıştı. Kimseye renk vermeden eve geldim ve uykularımı yabancı ellere verdim. Gram uyku uyumadım hafta sonuna kadar.
Ve artık hafta sonuydu. Daha zeki olan mahalle arkadaşlarımla bi plan yaptık ve kıza telefonla açılacaktım. Tabi ki de telefon numarası yoktu. Ama bugünün 11833'ü o dönemler 118'di ve herkesler bilirdi. Evde kimsenin olmayışını fırsat bilip KAYA soyadında ve BAYRAMPAŞA'da oturduğunu bildiğimiz bi ailenin ev numarasını öğrenmeye çalışmaya başladık. Her arayışımda Ali Kaya, Ahmet Kaya, Faruk Kaya, Mehm...... Tam ümidi kestik derken, telefonda ki ses "bi saniye beyfendi, biraz bekleticem" dedi. Veee artık bulmuştuk numarasını. Sonunda aşkımın ev numarasına çok yakındım. Sabırsızlıkla beklerken karşı ses: "yerinizi tespit ettik, polis gönderiyorum pis sapıklar" demesin mi? O saniye de hapse giderken alacağım çantanın boyutunu, kaç tane atlet alacağımı ve hatta müebbet yersem nasıl tünel kazacağımı düşünmeye başladım. Hemen telefonu kapattım ve ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Tabi ki evde durmayıp kaçmamız gerekiyordu. Hiç düşünmeden evden fırladık ama ufak bi sorun vardı. Kapının önünde polis arabası duruyodu. Sıçtığımız an bu andı. Korkunun ecele faydası yoktu, çıkmalıydık dışarı. Etrafımız sarılmadan çıkmalıydık.
Götümüzden ter atarak dışarı çıktık ve bi ses: " gençler buraya bakın bi". İşte o an ebemin amını gördüm baktığım yerde. Kabak çiçeği gibi iki tane mavi üniformalı ebe amı duruyodu karşımda. Belinde silahı ve kelepçesi olan ebe amı.
Ebeminkine doğru bakarken beklemediğim bi soru geldi:
-Dostlar Kıraathanesi nerede, biliyonuz mu lan?
-iç sesim "ananın amında" derken, dış sesim "bi sokak arkada polis amcaM" dedi polisi sahiplenerek.
Hala korkarım bilinmeyen numaralardan. Bence bırakın bilinmesin numaralar..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder