Yanlış hatırlamıyosam 2007 yaz ayıydı. Her yıl yaptığım gibi yine sevdiceğim Hoanes'lerin yazlıktaydım. Benim kuzenlerim, onun kuzenleri falan süper sıkılıyoduk hepbirlikte. Her gün nasıl sıkılacağımızı tartışıyoduk. Acaba bugün kimin bokunu yesek de daha çok sıkılsak diyoduk. O denli eğleniyoruz genç yaşımızda. Torunlara malzeme çıksın diye zifiri karanlıkda denize gitme istekleri. Gecenin en kör saatlerinde çiğköfte yapmalar falan. Böyle monoton geçiyodu günler.
Bi gün yine her gece yaptığımız planın şartlarına göre sabahın en kör vaktin de kalkıp önce koşumuzu yapıp, sonra sabah saatlerinde "çarşaf" gibi olan denize girecektik. Alarmlar kurulmuş, planlar hazır.Ama o alarmı sikine takacak, o planı uygulayacak insan yoktu tabi.
Gece çılgınlık olsun diye biralarımızı içip, üstüne şat votkalarımızı içip yatmadan önce kazınan midelerimizi lavaş arası mayonez, meyveli pasta ve turşu ile bi güzel şenlendirdikten sonra, ertesi gün öğlen uyanmak üzere uykuya teslim ettik körpe bedenlerimizi.
Öğlen uyandık, her şey normal seyrinde gidiyordu. Kahvaltı ederken "senin yüzünden uyanamadık, koşu yapamadık, denize gidemedik" bahaneleri birbirimizin üstüne atıldıktan sonra Hoanes'in amcasının evine girdik. Herkes bi koltukta yeteneklerinin el verdiğince saçmalıyodu. Kızlar evi temizliyo, ben de iki cicik görürüm hevesiyle gazetenin magazin ekine bakıyodum.
Sıradan gibi görünüyodu her şey. Ta ki evin en küçüğü, Hoanes'in kuzeni olan kızceyizin eşşek kadar büyük, yerleri komple fayansla kaplı salonun en ucundaki deterjanlı kovayı devirene kadar.
Ufaklığın kovayı devirmeyi düşünme hızıyla, benim o kova devrilmeden önce ona yetişebilmeyi düşünme hızım arasında sanırım epey bi fark vardı.
Kovayı devireceğini gördüğüm an da, sanki etrafa kovadan deterjanlı su değilde uranyum dökülecekmiş gibi yerimden fırladım. Sadece fırladığım an ve yere düşüş anım var şu hayatta. O arada ki zaman da ben ışık hızının anasını sikmiş, geçerken korna çalıyodum adeta.
İşte eylem ile düşüncenin farklı olduğunu anladığım o an, ben sabunlu suya basmış, kafamı yere vurmuş, ayak parmaklarımı kapının köşesine sıkıştırmış, hatta nerdeyse çarpmanın etkisiyle yerden sekip doğrulmuştum bile. Çarpma o kadar sertti ki, o an evin temeline verdiğim hasarı düşünüyodum. 3. katta bulunan Hoanes sesi duyarak aşşağı koştu. Ve yine her zamanki gibi benim taşak geçtiğimi, bi şeyimin olmadığını söylediler.
Ama benim bi şeyim vardı. Hem de öyle bi şeyim vardı ki, hatta yoktu ki, kendimi pamuklar üzerinde gördüm. Yerimden kalkıp koltuğa uzandım. Sanki herkes kulağımdan içeri bağırıyodu. Lan bi gariplik vardı. Etrafımdakiler kimdi. Şaka mı lan bu? Burası neresi? Kim getirdi beni buraya? Kimin evi burası? Evden ne zaman çıktık da buraya geldik? Hiç bi şey hatırlamıyodum. Düpedüz hafızamı kaybetmiştim.
Olayın ciddiyetine varan ev ahalisi, babamı çağırıp hemen en yakındaki devlet hastanesine götürmek üzere yola çıkarmışlardı. Ama sorumluluklarımı bilen ben, tc kimlik numarasının lazım olacağını düşünerek cüzdanımın ısrarla camın önünde olduğunu tekrar ediyorum, bi yandan da en kuvvetlimiz Niyazi'nin beni taşıması gerektiğini vurguluyodum. Mazlum'u getirin bana der gibi Niyaaağziiiiiii diye bağırıyodum.
Bi şekilde arabaya binmiştim ve hastaneye gidiyoduk. Annem, babam, ben, Hoanes ve Niyaaağğğğziiii vardı arabada. Sürekli olayın nasıl olduğunu soruyodum ve anlatmaya başlayınca insanları azarlıyo ve susturuyodum.
Sonunda gelmiştik hastaneye. Herkesi odadan çıkardı dingil doktor. Olayı anlat diyo ama bi bok hatırlamıyodum. Hoanes'in gelmesini, beni teyid etmesini istedim doktordan ama nafile. Adama trambolinden düştüm desem inanacak. Sonra bi patırdı, gürültü ve ben doktorun yakasına yapışmış bi vaziyetteyken babamlar ayırdı ve başka bi hastaneye gitmek üzere yola çıktık.
Çorlu'da bi beyin cerrahı tanıdık varmış. Kim mi? 3 gün önce yazlığa geldiğinde bizim kıyafetiyle taşak geçtiğimiz ve hoşgeldin bile demediğimiz adam. Adını hatırlamıyorum bile.
Denize düştük, yılana sarılcaz ama yılandan utanır olduk. Uzun bi yolculuktan sonra hasteneye gelmiştik. Gerekli kontroller yapıldıktan sonra beyin cerrahının teşhisi şu oldu: iyi olmuş düşmüşsün, kendine gelmişsin oğlum.
Ailecek içimiz o kadar rahatlmıştı ki, iyi ki oğlumuz tıp okumuyo dediler yani, o derece. Midem bulanırsa hemen doktoru aramamız gerektiğini öğrendik ve eve doğru yol aldık.
Eve geldiğimiz de ise garip bi ortamla karşılaştım. Herkes ağlıyo ve tencerenin için de helva var. Bildiğimiz ölülerin arkasından yapılan helva. Kazayı, belayı götürür diye yaptık dediler ama ben inanmadım tabi. Bariz beni öldürmüşler, helvayı da hemen halletmişler ki zaman kaybı olmasın.
Her şeyin normal olduğunu söyledim, sadece sabah evden çıkışımla hastane arasını hatırlamadığımı, geçici hafıza kaybı geçirdiğimi söyledikten sonra bi oh çekmişti herkes. Herkes rahattı ama turşuyla pasta yiyen insan olarak midem bulanmazken, kendi kendime triplere girerek midemi bulandırmıştım. Yatmadan önce kimseye belli etmeden herkesle vedalaştım. Emindim. Bu gece yatacak ve bi daha uyanamayacaktım.
Öyle olmadı. Gece ara ara uyanıp kendi nefesimi kontrol ettiğimde yaşadığımın farkına vardım.
Sabah kalktım ve her şey normaldi. Aslında biraz değişiklikler vardı. Lan ben artık popülerdim. Herkes beni soruyo. Herkes de bi ilgi bi alaka. Çok sevmiştim bunu ben.
En güzeli de Avea'nın arankazan kampanyasıydı. Arandıkça kazanıyodum. Tanıdığım, tanımadığım bi dünya insan beni arıyodu.
Soranlara da, hafızamı kaybetMİŞim diyodum..
