Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Ben bi keresinde hafızamı kaybetMİŞim

Yanlış hatırlamıyosam 2007 yaz ayıydı. Her yıl yaptığım gibi yine sevdiceğim Hoanes'lerin yazlıktaydım. Benim kuzenlerim, onun kuzenleri falan süper sıkılıyoduk hepbirlikte. Her gün nasıl sıkılacağımızı tartışıyoduk. Acaba bugün kimin bokunu yesek de daha çok sıkılsak diyoduk. O denli eğleniyoruz genç yaşımızda. Torunlara malzeme çıksın diye zifiri karanlıkda denize gitme istekleri. Gecenin en kör saatlerinde çiğköfte yapmalar falan. Böyle monoton geçiyodu günler.

Bi gün yine her gece yaptığımız planın şartlarına göre sabahın en kör vaktin de kalkıp önce koşumuzu yapıp, sonra sabah saatlerinde  "çarşaf" gibi olan denize girecektik. Alarmlar kurulmuş, planlar hazır.Ama o alarmı sikine takacak, o planı uygulayacak insan yoktu tabi.

Gece çılgınlık olsun diye biralarımızı içip, üstüne şat votkalarımızı içip yatmadan önce kazınan midelerimizi lavaş arası mayonez, meyveli pasta ve turşu ile bi güzel şenlendirdikten sonra, ertesi gün öğlen uyanmak üzere uykuya teslim ettik körpe bedenlerimizi.

Öğlen uyandık, her şey normal seyrinde gidiyordu. Kahvaltı ederken "senin yüzünden uyanamadık, koşu yapamadık, denize gidemedik" bahaneleri birbirimizin üstüne atıldıktan sonra Hoanes'in amcasının evine girdik. Herkes bi koltukta yeteneklerinin el verdiğince saçmalıyodu. Kızlar evi temizliyo, ben de iki cicik görürüm hevesiyle gazetenin magazin ekine bakıyodum.

Sıradan gibi görünüyodu her şey. Ta ki evin en küçüğü, Hoanes'in kuzeni olan kızceyizin eşşek kadar büyük, yerleri komple fayansla kaplı salonun en ucundaki deterjanlı kovayı devirene kadar.

Ufaklığın kovayı devirmeyi düşünme hızıyla, benim o kova devrilmeden önce ona yetişebilmeyi düşünme hızım arasında sanırım epey bi fark vardı.

Kovayı devireceğini gördüğüm an da, sanki etrafa kovadan deterjanlı su değilde uranyum dökülecekmiş gibi yerimden fırladım. Sadece fırladığım an ve yere düşüş anım var şu hayatta. O arada ki zaman da ben ışık hızının anasını sikmiş, geçerken korna çalıyodum adeta.

İşte eylem ile düşüncenin farklı olduğunu anladığım o an, ben sabunlu suya basmış, kafamı yere vurmuş, ayak parmaklarımı kapının köşesine sıkıştırmış, hatta nerdeyse çarpmanın etkisiyle yerden sekip doğrulmuştum bile. Çarpma o kadar sertti ki, o an evin temeline verdiğim hasarı düşünüyodum. 3. katta bulunan Hoanes sesi duyarak aşşağı koştu. Ve yine her zamanki gibi benim taşak geçtiğimi, bi şeyimin olmadığını söylediler.

Ama benim bi şeyim vardı. Hem de öyle bi şeyim vardı ki, hatta yoktu ki, kendimi pamuklar üzerinde gördüm. Yerimden kalkıp koltuğa uzandım. Sanki herkes kulağımdan içeri bağırıyodu. Lan bi gariplik vardı. Etrafımdakiler kimdi. Şaka mı lan bu? Burası neresi? Kim getirdi beni buraya? Kimin evi burası? Evden ne zaman çıktık da buraya geldik? Hiç bi şey hatırlamıyodum. Düpedüz hafızamı kaybetmiştim.

Olayın ciddiyetine varan ev ahalisi, babamı çağırıp hemen en yakındaki devlet hastanesine götürmek üzere yola çıkarmışlardı. Ama sorumluluklarımı bilen ben, tc kimlik numarasının lazım olacağını düşünerek cüzdanımın ısrarla camın önünde olduğunu tekrar ediyorum, bi yandan da en kuvvetlimiz Niyazi'nin beni taşıması gerektiğini vurguluyodum. Mazlum'u getirin bana der gibi Niyaaağziiiiiii diye bağırıyodum.

Bi şekilde arabaya binmiştim ve hastaneye gidiyoduk. Annem, babam, ben, Hoanes ve Niyaaağğğğziiii vardı arabada. Sürekli olayın nasıl olduğunu soruyodum ve anlatmaya başlayınca insanları azarlıyo ve susturuyodum.

Sonunda gelmiştik hastaneye. Herkesi odadan çıkardı dingil doktor. Olayı anlat diyo ama bi bok hatırlamıyodum. Hoanes'in gelmesini, beni teyid etmesini istedim doktordan ama nafile. Adama trambolinden düştüm desem inanacak. Sonra bi patırdı, gürültü ve ben doktorun yakasına yapışmış bi vaziyetteyken babamlar ayırdı ve başka bi hastaneye gitmek üzere yola çıktık.

Çorlu'da bi beyin cerrahı tanıdık varmış. Kim mi? 3 gün önce yazlığa geldiğinde bizim kıyafetiyle taşak geçtiğimiz ve hoşgeldin bile demediğimiz adam. Adını hatırlamıyorum bile.

Denize düştük, yılana sarılcaz ama yılandan utanır olduk. Uzun bi yolculuktan sonra hasteneye gelmiştik. Gerekli kontroller yapıldıktan sonra beyin cerrahının teşhisi şu oldu: iyi olmuş düşmüşsün, kendine gelmişsin oğlum.

Ailecek içimiz o kadar rahatlmıştı ki, iyi ki oğlumuz tıp okumuyo dediler yani, o derece. Midem bulanırsa hemen doktoru aramamız gerektiğini öğrendik ve eve doğru yol aldık.

Eve geldiğimiz de ise garip bi ortamla karşılaştım. Herkes ağlıyo ve tencerenin için de helva var. Bildiğimiz ölülerin arkasından yapılan helva. Kazayı, belayı götürür diye yaptık dediler ama ben inanmadım tabi. Bariz beni öldürmüşler, helvayı da hemen halletmişler ki zaman kaybı olmasın.

Her şeyin normal olduğunu söyledim, sadece sabah evden çıkışımla hastane arasını hatırlamadığımı, geçici hafıza kaybı geçirdiğimi söyledikten sonra bi oh çekmişti herkes. Herkes rahattı ama turşuyla pasta yiyen insan olarak midem bulanmazken, kendi kendime triplere girerek midemi bulandırmıştım. Yatmadan önce kimseye belli etmeden herkesle vedalaştım. Emindim. Bu gece yatacak ve bi daha uyanamayacaktım.

Öyle olmadı. Gece ara ara uyanıp kendi nefesimi kontrol ettiğimde yaşadığımın farkına vardım.

Sabah kalktım ve her şey normaldi. Aslında biraz değişiklikler vardı. Lan ben artık popülerdim. Herkes beni soruyo. Herkes de bi ilgi bi alaka. Çok sevmiştim bunu ben.

En güzeli de Avea'nın arankazan kampanyasıydı. Arandıkça kazanıyodum. Tanıdığım, tanımadığım bi dünya insan beni arıyodu.

Soranlara da, hafızamı kaybetMİŞim diyodum..

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Ne? Adam öldürmek mi? Bana uyar abi, hadi gidelim.

2009 yılıydı. Ben yine canım, ciğerim kuzu sarmam Metin'lerin yazlıktayım. Boktan bi pazar sabahıydı. Saat 12 olmuş ama güneş hala uyanmamıştı. Sikindirik bi hava vardı.

Pazar sabahı 3 katlı yazlıklarının her katında bulunan eşşşşek kadar balkonları yıkayan Metin götünden ter atarken bana;
-hazır ol lan kavgaya gidicez
+ne kavgası lan pazar pazar
-oğlum babam parkeciyi aradı, gelip eksikleri halletsinler diye. parkecide babamla atıştı, "gel lan dükkana, gelmeyen orospu çocuğudur" dedi.
+dur lan bahçeye geliyom orda anlat.

Bu kısa konuşmanın ardından Metin'in babası Ahmet abiyi elinde bıçakla arabaya doğru fırlarken gördüm ve peşinden koştum. Ama nafile. Vücut kıllarıyla bize güven veren, sakin olan Ahmet abi kaplan kesilmişti. E sonuçta parkecinin dediği gibi orospu çocugu diildi ve dükkana gitmeliydi. Ama boş değildi, elinde bıçak vardı.

Metin, ben ve Niyazi arabanın peşinden koştuk ama yetişemedik. O sırada da Metin'in 2 amcası ve eniştesi nalbura gitmişler. Ama 3 tane yetişkin insan olmalarına rağmen hiç biri telefon almamış. Hiç birine ulaşamayacağımızı anlayınca yola doğru fırladık. Yazlık mekan olduğu için taksi bulmak zor. Kıvrak zekamızı kullanıp Türk polisinden yardım istedik. Yolun karşısında duran polis arabası bize el kol yaptı ve yanına çağırdı. Durumu izah ettik ve nerdeyse "öndeki aracı takip et" kıvamına gelmiştik. 3ümüz polis arabasına binerken, şöfor polis tarafından hakaretlere maruz kaldık. "inin lan pezevenkler, taksi mi bu". O sıra da diğer polisi ikna etmeye çalışırken, Metin küfür eden polisin yakasına yapışmış nerdeyse adamı dövecekti.

Polisten ümidi kestikten sonra azami hızı 20 km/saat olan bi yolcu otobüsüne attık kendimizi. Durumu anlattık ve saolsun çok önemli bi mevzuu olduğu için hızını 20 km/saatten 25 km/ saate çıkarmayı kabul etti.

Tın tın giderken sinirlerimiz iyice gerilmişti. Yandan ambulans geçiyo, muavin bizi kıllandırıyo. Yandan polis arabası geçiyo, muavin bizi kıllandırıyodu. Sike sürülcek aklı olmayan muavin tecavüzü haketmişti ama buna vaktimiz yoktu. Araç o kadar yavaş gidiyodu ki elime sudoku kitabı verseler anasını ağlatırdım o sürede.

Bu işin böyle olmayacağını, acil bi çözüm bulmamız gerektiğini konuştuk Metin ve Niyazi'yle. Biz gidene kadar Ahmet abi katil de olabilirdi, ölebilirdi de. Bu iki durumda hoşumuza gitmedi elbet.

Sonra otobüs bi müzikholün önünden geçerken şimşekler çaktı. Bi an da farkettik ki bu bizim Metin'lerin köylü      Müslüm abinin müzikholüydü. Hemen indik. Mekana girdik ve Müslüm abiyi sorduk. Müslüm abi hallederdi bu işi, yeğenleriydik biz onun.

Uykusundan uyandırılan Müslüm abiye durumu izah ettik. İnanılmaz soğuk kanlılıkla bizi yatıştırdı ve durumu halledeceğini bildirdi. Yukardan Hamza'yı çağırttırdı. Hamza diyince biz insan sanmıştık halbuki. 1,87 boyunda ki ben Hamza'nın yanında devede kulak kalmıştım. Ebesinin amı Hamza dedim içimden haykıra haykıra.

Müslüm abi talimatı verdi, emaneti de al gidiyoruz. 2 dk önce atlet kilot yanımızda duran Hamza, süperman gibi gitti ve jilet gibi gömlek ve kumaş pantolonla geldi. E siz de takdir edersiniz ki atlet kilotla adam öldürülmez. Kafalarımızla kıyafetine onay verdikten sonra arabaya atladık.

Boy ortalamamız 1,85 ti, ama arabanın içinde çük kadardık. Ön koltukta oturan Hamza koltuğu öyle bi dayamıştı ki geriye, sanki kucağımızdaydı.

Neyse, artık yoldaydık ve Ahmet abinin yardımına gidiyoduk. Yolu ortalamış son sürat gidiyoduk tahliye yolda. Bok gibi yağmur yağıyodu ama öndeki iki camda açıktı ve suratımıza geliyodu kurşun gibi. Sesimizi çıkarmadan gidiyoduk. Müslüm sonunda Ahmet abiye ulaşabilmişti.

-Ahmed, gardaşım nerdesin? Yazlıktaysan bi çayını içmeye gelecem.
+Ahmet abi ne diyosa artık.
-Ahmed durumu biliyorum, senin çocuklar yanımda. Üzmüşsün çocukları. Yerini söyle geliyorum.

Geliyorum ne demek lan? Geliyorumu biz demin 25 km/saat hızla yaptık. Bu senin yaptığın ışınlanmaktı Müslüm abi. Adrenalin tavan yapmıştı bizde.

-Ahmed beni dinle. Sen karışma. Ben Hamza'yla geliyorum.
+Müslüm abi sen karışma, ben hallederim.
-Ahmed ben varken sana düşmez. Sen dön yazlığa, ben gelip vururum adamları.

Ananın amı. Adamları vurmak ne demek lan. Biz olayı çözmiycek miydik? Müslüm abi duy iç sesimi. Adam vurmak yoktu hesapta.

Telefon kapandı ve biz hala ışınlanıyoruz. Ne uzun bi ışınlanmadır bu. Sonra tekrar telefon çaldı. Metin'in diğer amcaları yolda  Ahmet abiyle karşılaşmışlar ve gidip parkeciyi hepsi bi güzel dövmüş. Artık bizim gitmemize gerek yoktu. Hamza'yı da durduk yere kimbilir kaçıncı kez katil edecektik ama olsun. Olurdu böyle şeyler bazı bazı.

Geri dönüyoduk. Herkesde bi sukunet. Önce Hamza'yı müzikhole bırakacaktık, sonra da Müslüm abi bizi yazlığa bırakacaktı.

Müzikhole gelmiştik. Kucağımızda oturan Hamza inerken bizlere öğüt vermeliydi. Ve beklenen an gelmişti. Metin'in bacağını sıkarak, "küçük şeyleri sorun etmemek lazım" dedi ve yolu ikiye yararak gitti adeta.

Küçük şey neydi lan. Adam öldürmek küçük şey mi? Neyden bahsediyodu bu Hamza. Kafa salladık hepimiz ve yazlığa doğru yol aldık.

Yazlığa geldiğimiz de Ahmet abilerde aynı anda geldiler. Herkes "ne oldu, noldu, nöldü, nuyoltu" gibi sorular yöneltti Ahmet abiye.

Ahmet abi ise orospu çocuğu olmamanın haklı gururuyle hafifçe gülümseyerek "endişelenecek bi şey yok" dedi Amerikan filmlerinde ki gibi.

Şaka lan şaka, ballandıra ballandıra adamları nasıl dövdüğünü anlattı hepsi bizim macerayı piç ederek..       

14 Temmuz 2011 Perşembe

Bu bir polisiye salak aşık hikayesidir.

O dönem de yaşım 12'ydi. 5. sınıfa gidiyodum ve çılgınlar gibi orta öğretim sınavlarına hazırlanıyodum(!) İstanbul'un Fatih ilçesinde özel bi dersanedeydim. Şu an da olduğu gibi elbette o zaman da dershaneler özeldi.

Her genç erkeğin olduğu gibi elbette benim de kendi sınıfımda değil de yan sınıfta bulunan kıza karşı olan platonik bi aşkım vardı. Dersaneye gitmek için can atıyodum, kızı görücem diye can atıyodum. Annem evde olduğumu gördüğünde ağzıma sıçıcak diye diil, valla bak.

Her gün beni farketmesi için sınıfın kapısından 100 kere geçerdim. Ama hiç içeri bakmazdım. Yani kafamı çevirip bakmazdım. Tabiki gözlerim yuvalarında 97 derece dönerdi. Fark edilmek için bi gün saçımı ortadan ayırdıysam, ertesi gün sağdan, yine olmazsa bi sonraki gün soldan ayırırdım. O yaşlarımda babamdan arabayı alamıycağıma göre yapacağım en büyük çılgınlık saçımı ayırdığım yeri değiştirmek oluyodu maalesef.

Gel zaman git zaman, arkadaşlarımın da gazıyla kızın bana aşık olduğuna emin olmuştum. Kızın benim yüzüme bakmamasını ise "utanç"a bağlamışlardı ibneler. Her şey benim göt olmam için süper bi şekilde organize edilmişti arkadaşlarım tarafından. Arkadaşlarıma göre gün bugündü. Artık harekete geçme vakti gelmişti. Ben de evden babamın getirdiği arabaların dikiz aynalarına asılan kokulardan bi tanesinin jelatinini hafifçe açıp içine "SENİ SEVİYORUM" notu koyarak kızın çantasına atıverdim tenefüste. Koku diyip geçmemek lazım. O dönemler cep telefonları piyasaya yeni çıkmışken, ben kızın çantasına cep telefonu modeli olan oto kokusu atıyordum. Hem çılgındım, hem de cömert.

Görev başarıyla tamamlanmıştı. O yaşımda uçak kullansam o kadar heyecanlanmazdım sanırım. Şimdi sıra arkadaşlarıma anlatırken olaya daha da bi heyecan katmaktı. Tam anlatacakken arkadaşımın biri insanlık için küçük, benim için ise can alıcı bi soru sordu. "ne yazdın lan kağıda?". Ben önce özelime karışmayın diyecekken, ismimi ve EV numaramı yazmadığımı farkettim. O an bütün kalelerim zaptedilmiş, bütün tersanelerim yakılmıştı, yıkılmıştı. Kimseye renk vermeden eve geldim ve uykularımı yabancı ellere verdim. Gram uyku uyumadım hafta sonuna kadar.

Ve artık hafta sonuydu. Daha zeki olan mahalle arkadaşlarımla bi plan yaptık ve kıza telefonla açılacaktım. Tabi ki de telefon numarası yoktu. Ama bugünün 11833'ü o dönemler 118'di ve herkesler bilirdi. Evde kimsenin olmayışını fırsat bilip KAYA soyadında ve BAYRAMPAŞA'da oturduğunu bildiğimiz bi ailenin ev numarasını öğrenmeye çalışmaya başladık. Her arayışımda Ali Kaya, Ahmet Kaya, Faruk Kaya, Mehm...... Tam ümidi kestik derken, telefonda ki ses "bi saniye beyfendi, biraz bekleticem" dedi. Veee artık bulmuştuk numarasını. Sonunda aşkımın ev numarasına çok yakındım. Sabırsızlıkla beklerken karşı ses: "yerinizi tespit ettik, polis gönderiyorum pis sapıklar" demesin mi? O saniye de hapse giderken alacağım çantanın boyutunu, kaç tane atlet alacağımı ve hatta müebbet yersem nasıl tünel kazacağımı düşünmeye başladım. Hemen telefonu kapattım ve ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Tabi ki evde durmayıp kaçmamız gerekiyordu. Hiç düşünmeden evden fırladık ama ufak bi sorun vardı. Kapının önünde polis arabası duruyodu. Sıçtığımız an bu andı. Korkunun ecele faydası yoktu, çıkmalıydık dışarı. Etrafımız sarılmadan çıkmalıydık.

Götümüzden ter atarak dışarı çıktık ve bi ses: " gençler buraya bakın bi". İşte o an ebemin amını gördüm baktığım yerde. Kabak çiçeği gibi iki tane mavi üniformalı ebe amı duruyodu karşımda. Belinde silahı ve kelepçesi olan ebe amı.

Ebeminkine doğru bakarken beklemediğim bi soru geldi:

-Dostlar Kıraathanesi nerede, biliyonuz mu lan?

-iç sesim "ananın amında" derken, dış sesim "bi sokak arkada polis amcaM" dedi polisi sahiplenerek.

Hala korkarım bilinmeyen numaralardan. Bence bırakın bilinmesin numaralar..